On İki Ton besteleme Tekniği

Sadık ÖZÇELİK*
*G.Ü. , Gazi Eğitim Fakültesi , Güzel Sanatlar Bölümü, Müzik Eğitimi A.B.D.

ÖZET
Müzikte 20.yüzyılın başlarında yapılan radikal değişimler, müzikal bestecilik için
tamamen yeni yaklaşımların kapısını açtı. Avusturya’lı besteci Arnold Schoenberg’in
icat ettiği on iki ton besteleme tekniği, 20. yüzyıldaki bu yeni yaklaşımların en etkilisi
oldu. Bestecilere eserlerinde sesleri organize etmenin yeni yollarını sunan bu sistemde,
geleneksel tonal yapı terk edilerek müzik matematiksel olarak işletilen bir konu
olmuştur.

Anahtar kelimeler: Ekspresyonizm, serial müzik, sıra ses dizisi.

A. Besteleme Tekniği20.Yüzyıl Müziğine Genel Bakış


20. yüzyılın başlarında ortaya çıkan kültürel değişim hareketleri sanat ve bilimde
önemli yeni gelişmelerin meydana gelmesine neden oldu. Örneğin; Sigmund Freud
gelişmiş psikoanaliz ve bilinçaltı çalışmaları ile, Albert Einstein izafet teorisi ile, Pablo
Picasso ve Wassily Kandinsky soyut resimleri ile bu kültürel değişim hareketlerine
önemli katkıda bulundular (Kamien,1996:434). Müzikte bu hareketin önde gelen
sanatçıları Debussy, Stravinsky ve Schoenberg oldu.
20.yüzyılın başlarındaki kökten değişim hareketleri müzikte de etkili oldu. Bu zamanda
özellikle ritm ve ses yüksekliklerinin organizasyonlarında, vurmalı ses kaynaklarında
tamamen yeni yaklaşımlar vardı. Bazı besteciler, geleneksel yapıyı o kadar keskin bir
biçimde bıraktılar ki, şiddetli bir düşmanlıkla karşılaştılar.
20. yüzyılda tasvir edilen müzikal stil sadece bu yüzyıl içinde gelişmedi. Romantik
dönemde fark edilen bireyselcilik ve çeşitlilik giderek daha yaygın oldu. Romantizm
tabi ki bu yüzyılın sona ermesi ile bitmedi, ancak yeni düşünceler ve yöntemler ile
oluşturulan eserler romantizmin etkisini iyice zayıflattı. I. Dünya Savaşı sıralarında bir
çok besteci geleneği bırakmaya başladı. Kitle iletişim araçları ve mükemmel iletişim
sistemleri dinleyicilerin önceki dönemlere göre müziği daha iyi işitmelerine,
bestecilerin ise geçmişte yaygın bir şekilde duyulmayan yeni fikirlerin farkına
varmalarına ve duygularını ifade etmelerine olanak sağladı. Yeni teknoloji bütün dünya
kültürlerinden yeni müzikal fikirlerin ve türlerin ortaya çıkmasına ve yayılmasına neden
oldu (O’Brien,1987:436).

1. 20.Yüzyıl Müziğinin Özellikleri


20.yüzyılın müziğinde önceki çağlardan daha çok deneycilik ve farklılık vardı. Batı
Müziği’nin yüzyıllardır temel aldığı ve üzerine inşa edildiği tonal sistem dahil, her şeyin
doğruluğundan şüphe edildi. 1900’lu yıllara kadar tonalite, Batı müziğinde yol gösterici
bir özellik olmuştu. Müzikal formlar, türler, stiller ve üsluplar 1600 ile 1900 yılları
arasında radikal olarak değişmesine rağmen, tonalite değişmeyip aynı kaldı. Romantik
dönemin sonlarında uzak tonlara modülasyonlar ve kromatik sesler sık kullanılmasına
rağmen, majör ve minör diziler hala Barok döneminde olduğu kadar egemendi.
Besteciler bu yüzyılda tonaliteyi tamamen ortadan kaldırmak düşüncesi ile onunla başa
çıkmanın farklı yollarını araştırmaya başladılar. Önceleri bütün bir eserin her yerinde
organize edilmiş olan tonik-dominant ekseni giderek artan bir şekilde yıkıldı. Tonal
dizilerdeki çekim merkezi tamamen açıklık ve tarafsızlık duygusu ile yer değiştirdi. Her
çeşit uyumsuz, parçanın herhangi bir noktasında özgürce kullanılabildi. Tonalitenin
yerini alan diğer metotlar, çok tonluluk, geleneksel üçlü sistemin dışındaki sistemlerde
armoni (dörtlü, beşli, ikili vb.), tam ses dizisi ve oktatonik dizi gibi yeni diziler oldu.
Aynı anda iki ya da üç dizinin kullanıldığı atonal yapılar, çeyrek ses dizileri, tam ses
dizisi, modal diziler gibi farklı diziler kullanıldı. Tam ses dizisinin tanınmamış, yabancı
sesleri bestecileri büyük bir biçimde cezp etti ve onları majör, minör dizileri temel
almış müziklerinin rutin seslerinden gittikçe daha çok kaçmaya ve müziklerini
zenginleştirmenin yollarını araştırmaya teşvik etti (Todd,1990:404).



Armoni
Özellikle armoni olmak üzere diğer müziksel öğeler, tonal anlayıştaki değişiklikten
doğal olarak etkilendiler. 19.yüzyılın sonlarındaki kromatizm önceki dönemlerden daha
karmaşık bir armoniyi yarattı. Klasik dönemin basit, üçlülerden oluşan akor
oluşumlarının yerine romantikler tamamen tonal karışıklığa sebep olan kromatik yapıyı
ile yedili ve dokuzlu akorları kullandılar. Yirminci yüzyılın bestecileri sadece bu
uygulamalara devam etmekle kalmadılar aynı zamanda akorları önceki dönemlerden
daha az işlevsel kullandılar. Bir akorun (örneğin, dominant yedili ) işlevsel armonide
normal olarak birinci dereceye ilerlemesi beklenirken, çağdaş besteciler bunu zorunlu
bulmadılar. Bazı besteciler üçlü aralıklardan oluşan akor yapılarından kaçındılar.
Dörtlü aralıklardan ve ikili aralıklardan oluşan armoniyi tercih ettiler. Renkli icatlar
adını verdikleri farklı akorlar türettiler. Aynı zamanda on iki ton sisteminde oluşturulan
sıra seslerden akorlar meydana getirdiler. Genelde akorlar uyumsuz aralıkları olduğu
kadar değişik yükseklikteki sesleri içerdiklerinden, armoni önceki dönemlerden daha
uyumsuz oldu. Bu paralellikteki uygulamaların sıklığı (özellikle Claude Debussy’nin
eserlerinde) 19.yüzyılda işlevsel olmayan armoninin temel uygulamalarını ortaya
çıkardı.


Yapı
Yirminci yüzyıl müziğinin yapısı çok seslidir. Uyumsuzluk geçmişe göre daha özgür
kullanılmıştır. Ancak geleneksel uyumluluk tamamen bırakılmamıştır. Atonal müzik
sistemlerinden birini temel alan iki ya da daha fazla melodi, birlikte
seslendirildiklerinde kendi armonilerini meydana getirirler.

Ezgi
Yirminci yüzyıl bestecileri sık sık tonalite ile ilişkisi olmayan, geniş melodik aralıkların
kullanıldığı bağlantısız ezgiler yazdılar. Ezgiler, geçmişe göre daha az akılda kalıcı ve
daha zor söylenebilen ezgilerdir. Eskiden olduğu gibi sadece ezgi önemli değildi. Bunun
sonucu olarak duyulan ezgiler kısa, motifseldi. Cümle ve dönemlerin içine sıkı bir
biçimde düzenlenmiş seslerin yerine ezgi parçacıkları etkilidir. Bazı besteciler ezgideki
dengeyi azaltmak ve tonal yapıda belirsizlik sağlamak için ezgilerde büyük atlamalar,
glissandolar ve ses taramaları gibi müzikal öğeleri kullandılar.
20.yüzyılda ezgi; geniş sıçramalar, düzensiz ritmler ve beklenmedik sesler bulunduran
özellikler taşımaktaydı

.
Ritm
Bir melodi parçasının ritmik canlılığı, onun hatırlanması bakımından önemli olduğu için
çoğu 20.yüzyıl müziğinde ritm melodiden daha çok önem kazandı. Motifler sık sık
senkoplu oldu ve aynı anda iki ya da daha çok melodi çalınabilmesinin sonucu olarak
çok ritmlilik meydana geldi. Asimetrik ölçüler kullanıldı ya da her ölçüde ritm
değiştirilebildi. Geleneksel ikişerli ve üçerli ritm yapılarından ziyade metrik düzen
tercih edildi. Genel olarak 20.yüzyıl müziği büyük ölçüde ritmik canlılık ve çeşitlilik
gösterdi. Besteciler müziklerinde, giderek daha çok karmaşık ritmleri benimsemeye
başladılar. Örneğin, 4/4 lük ölçü ile yazılmış bir parçada bir ölçü 3/4 lük, onu takip
eden ölçüler 6/8 lik, daha sonra 2/4 lük olabildi ve eser bu şekilde devam etti.


Tını (Ses Rengi)
Tını, bu yüzyılda yaygın bir şekilde keşfedildi ve geçmişe göre daha çok çeşitlendi.
Enstrümanlardan farklı tınılar elde edilmeye çalışıldı. Besteci John Cage (1912, - )
piyanonun tellerine çeşitli civatalar, pullar vs. yerleştirmek suretiyle farklı tınılar elde
etmeye çalıştı. Besteciler tarafından yeni notasyonal icatlar yapıldı. Elektrik ile sesi
yükseltme (amplification) bir çok yollarla akustik seslerle değiştirildi. İlave olarak ses
sintsayzırları yenilerini üretmekle birlikte geleneksel sesleri kopya edebildi. Eski
enstrümanlar (harpsicord, gitar) yeniden keşfedildiler ve insan sesi solo enstrüman gibi
eşliksiz kullanıldı

.
Biçim
20.yüzyılda aşırı bir şekilde değiştirilmemiş müzikal öğeler sadece biçim ve sesin
şiddetidir. Genel olarak gürlük eserin karakterine uygun olarak kullanılmıştır.
Çalışmaların süresi 19.yüzyılın sonlarında tercih edilen çok büyük oranlara göre
kısaltıldı. 20. yüzyılda kullanılan biçim kolayca genelleştirilemez.
20. yüzyılda “on iki ton” besteleme tekniği ekspresyonist müzik akımıyla birlikte
gelişmiştir.


B. Ekspresyonizm

Ekspresyonizm, bozulmuş imgeler vasıtasıyla aşırı duyguları inceleyen bir stildir
(Weiss,1991:340). Aynı zamanda impresyonizmin karşıtıdır. Özellikle bilinçaltı ve
kişisel iç duyguları ifade etmede bireyselliğe ulaşmanın geçerliliğini kabul eder. Bu
yüzden ekspresyonizm ilk bakışta romantizmin uzantısı gibi görünse de romantizmden
daha fazla aşırılıklara sahiptir. Ekspresyonizm Freud’un bilinç dışı ve isteri çalışmaları
gibi aynı zihinsel ortamın sonucu olarak ortaya çıktı ve insanların iç duyguları ve
bilinçaltıları ile meraklarının geliştiği süreç boyunca yavaş yavaş gelişti
(Yudkin,1996:340).
Ekspresyonizm aynı zamanda sosyal protesto ile ilgili bir sanattır. O, fakirlik, keder,
üzüntü, gibi konuları işledi. Bir çok ekspresyonist müzisyen, ressam ve yazar I.
Dünya Savaşı’na karşı çıktı ve kan dökülmesinden duydukları korkuyu belirtmek için
sanatı kullandı. Ekspresyonist müzisyenler, ressamlar ve yazarlar arasında sıkı bir
iletişim vardı. Ressam Wassily Kandisky oyunlar, şiir ve denemeler yazdı, besteci
Schoenberg resim yaptı, ekspresyonist sanatçıların sergilerine katıldı.
Hem ekspresyonist ressamlar, hem de ekspresyonist besteciler, bu dönemde aşırı
duyguları ifade etme üzerinde yoğunlaşmaya gayret ettiler. Dış görünüşlerden ziyade
içteki duyguları incelediler. İnsan ruhunun sıkıntı ve gerilimlerini anlatmak,
dinleyicilerini derinden etkilemek için eserlerinde bilinçli olarak uyumsuzluklar ve
çatışmalar kullandılar.
Müzikte ekspresyonizm aşırı uyumsuzluğun, uçuk, birbiriyle bağlantısız melodilerin ve
atonalitenin (ton dışılığın) kullanımı ile canlandırıldı. Mahler, Richard Strauss ve
Wagner gibi son romantik bestecilerin çalışmalarındaki duygusal karışıklık 20.yüzyıl
ekspresyonist müziğin temelini oluşturur (Kamien,1996:484). 1905’den 1925’e kadar
Avusturya ve Almanya genel olarak bu hareketin merkezi oldular.
20. yüzyılda armoniye tamamen yeni yaklaşımlar geliştirdiği ve bu dönemde yazılmış
müzikler üzerinde derin bir etki yapmış olmasından dolayı, en önemli ekspresyonist
besteci Arnold Schoenberg’dir.


C.Arnold Schoenberg

Sekiz yaşında keman çalmaya başlayan Arnold Schoenberg (1874-1951), kısa bir zaman
sonra ilk bestecilik çalışmalarına başladı. Brahms, ilk etkilendiği bestecilerden biridir.
Daha sonra Wagner’in operalarına büyük bir ilgi duymuştur.Schoenberg, 21 yaşına
geldiğinde zamanın tanınmış bestecilerinin yazmış olduğu operaları orkestraya
uyarlayarak geçimini müzikten sağlamaya çalışıyordu. 1904’te Viyana’da müzik teorisi
ve bestecilik teknikleri öğretmeye başladı. Onun kişiliği öğrencileri arasında
sevilmesine ve ilham kaynağı olmasına neden oldu. Öğrencilerinden ikisi (Alban Berg
ve Anton Webern) kendileri de bu dönemin başta gelen bestecilerinden oldular.
Schoenberg, başlangıçta Brahms, Wagner ve Mahler’in müziklerinden etkilendi. Bu
nedenle onun ilk çalışmaları romantik dönemin sonlarının stilini içerir. Bu stil daha çok
duygusal ve edebidir (Örn.Transfigured Night,1899). Yine bu dönem yaptığı bazı
çalışmalar, çok büyük orkestralar tarafından icra edilecek şekilde düzenlenmiştir. Bu
eserlerde uyumsuzların beklenmedik bir şekilde çözülmesi, büyük sıçramalar ve geniş
(pes, tiz) sesler kullanarak oluşturulan belirgin melodiler ile majör ve minör dizilere ait
olmayan sesler ve akorlar kullanıldı. Kromatik armoninin kullanılması ve müziğin sık
sık uzak tonlara geçmesi neticesinde tonalitenin merkezi çekimi zayıflatıldı. 1899’da
yirmi beş yaşında iken Schoenberg altı yaylı enstrüman için “Transfigured Night” adlı
eseri yazdı ve daha sonra orkestra için düzenledi (Machlis, Forney, 1995:474).
1903’ten 1907’ye kadar Schoenberg, müziğini romantiklerin son dönemlerinden daha
ilerilere taşıdı. Onbeş solo enstrüman için yazdığı “Chamber Symphony, Op.9 (1906)”
gibi eserlerinde tam ses dizisi ve dörtlü akorları kullandı. 1908’lerde Schoenberg
geleneksel tonal sistemi terk ederek devrimsel bir adım attı. Yavaş yavaş kromatik
armoninin vurgulandığı ve kromatik dizideki on iki sesin özgür bir şekilde kullanıldığı
tonal eksenden ayrı bir sistem geliştirdi. Onun atonal çalışmalarında, kromatik
dizilerdeki on iki sesin tamamı geleneksel dizilerdeki tonal ilişkilere dikkat
edilmeksizin kullanıldı. Uyumsuzlar uyumlulara çözülme zorunluluğundan kurtarıldı.
Schoenberg, atonaliteyi uyumsuzların özgürlüğünü temel alan bir stil olarak açıkladı. O,
uyumsuzlara uyumlular gibi davrandı ve tonal merkezden vazgeçti.
Onun ilk atonal eserlerinde kontrapunktal yapı, motifler, “düz yazı” gibi ritm ve ölçüler
gibi müziğinin bir çok özelliği değişmeyip aynı kaldı. Fakat daha sonraki çalışmalarında
bilinen geleneksel akorları nadir olarak kullanmaya başladı. Onların yerine uyumsuz
akorları durağan akorlar olarak kullandı. Ulaşmış olduğu temasal boyutu armonik olarak
da muhafaza edebilmek için bu uyumsuz akorları kendi aralarında, sezgiyle
geliştirmenin yollarını aradı (Simms,1986:158).
1908 ile 1915 yılları arasında bir çok göz kamaştırıcı orijinal çalışmalar yaratmanın
yanında bir armoni kitabı yayınladı. Kendi librettosunu yazdı ve Alman
ekspresyonistlerin sergilerine resimleriyle katıldı. I.Dünya Savaşı ve savaş sonrası
döneminin zor şartlarında Schoenberg hiçbir şey yayınlayamadı. 1915 ve 1923 yılları
arasında yedi yıl sessiz bir şekilde tonalitenin yerine kullanılacak yöntemlerin yapısını
keşfetti ve zihninde şekillendirdi. Keşfettiği bu yeni yöntemi büyük bir kararlılıkla
takip etti (Machlis, Forney, 1995:474). 1923’ten 1925’e kadar Schoenberg yeni
geliştirdiği on iki ton sistemini kullanarak eserler yaptı. On iki ton sistemi
Schoenberg’e bestelerini oluşturmada eskiye göre daha geniş olanaklar sağladı.
Schoenberg’in çalışmalarını dört döneme ayırmak mümkündür. İlk çalışmaları Wagner
sonrası romantizmin temsilcisi olarak tasvir edilebilir. Bu çalışmalarda tonalitenin
sınırları içerisinde kalıp, geleneksel notasyon işaretlerini kullandı. Bu alandaki en iyi
bilinen eseri “Transfigured Night” dır.Schoenberg’in ikinci dönemi atonal
ekspresyonisttir. Bunun etkisi altında yazdığı “Three Piano Pieces” , Op.11 adlı
eserinde uyumlu ve uyumsuz arasındaki ayırımcılığı ortadan kaldırdı. Orkestra için beş
parça (Five Pieces for Orchestra), Op.16 ve Pierrot Lunaire adlı eserleri, bu dönemin
eserleridir. Schoenberg on iki ton sistemini geliştirdiği üçüncü döneminde, en güçlü
çalışmalarından biri olan “Variations for Orchestra” (Orkestra için Çeşitlemeler) Op.31,
ile zirveye ulaştı. Mesleğinin dördüncü ve son döneminde on iki ton sisteminin
düzeltmelerini yapıp netleştirmek için uğraştı. Bu dönemde önceki çalışmalarından fark
edilir bir biçimde, daha anlaşılabilir bir tarzda on iki ton tekniği ile yazılmış birkaç
eseri vardır. Bunlar arasında “Piano Concerto” ve “A Survivor from Warsaw” göze
çarpar.
Schoenberg’in müziksel dili kökünü geçmişten almasına rağmen gerçekten yeniydi ve
derece derece stilistik devrimle sonuçlandı. O, “ Tamamen anlıyorum ki birkaç on yıl
geçmedikçe benim çalışmalarım anlaşılmayacak” demişti. Hayatı boyunca müziği
dinleyicilerin çoğu tarafından zor ve erişilmez bulunduğundan pek fazla icra edilmedi.
Ancak 1951’de ölümünden sonra kendinden sonra gelen genç kuşak bestecilerin
tamamına yakını, onun keşfettiği on iki ton sisteminden etkilendiler ve bu gün önemli
bir etki olarak kaldı.
Schoenber’in icatları öğrencileri Alban Berg (1885-1935) ve Anton Webern (1883-
1945) tarafından hemen benimsendi. Berg 20.yüzyıl öğeleri ile gelenekselin sentezini
yaparak müzik yazdı. On iki ton tekniği ve serbest atonalite ile eski, romantik formları
birleştirdi. Berg’in mizacının romantik yapısı, on iki ton stilini benimsedikten sonra bile
romantizmin mirasına bağlı kalmasına neden oldu. Onun bestelerinin tiyatrosal
nitelikleri, canlı ses renkleri ve şiirsel sıcaklığı geniş bir dinleyici kitlesinin ilgisini
çekti. Berg’in önemli bir başarısı da, Schoenberg’in tekniğinin soyut yöntemlerini
insanların anlayabileceği bir vaziyete getirmek ve onlara bu duyguları aşılamaktır. Berg,
on iki ton besteleme ekolünün en fazla hayranlık duyulan ustalarından biri oldu. Onun
genç yaşta ölümü çağdaş müziği büyük bir şahsiyetten yoksun bıraktı.
Schoenberg’in diğer öğrencisi müzik tarihi doktoru olan Anton Webern modern Viyana
Ekolü’nün (Schoenberg, Berg, Webern) üç ustası arasından, geçmişteki tonal yapıyı en
fazla terk eden kişi olmuştur. Schoenberg ve taraftarları gibi kısa form tarzını tercih
eden Webern müzikal bir evreni, her biri hayati öneme sahip sadece 2 ya da 3 dakika
süren minyatürler içine, ince bir biçimde işlemiştir (Kamien,1996:502). Webern, ustalık
dönemi eserlerinde on iki ton tekniğini daha önce hiç kullanmadığı kadar katı kullandı.
Schoenberg’in serializm kavramını genişleterek enstrümanların renklerini, ritimleri ve
diğer elementleri tamamen kontrol altına aldı, bir başka deyişle bütün bir serializmi
(total serializm) uyguladı. Sonuç olarak yirminci yüzyılın bestecilik sürecine büyük etki
yaptı (Machlis, Forney, 1995:482).


Ç. On İki Ton Sistemi

Dodecaphonic ya da Serial Müzik olarak da adlandırılan bu sistemin ilkeleri basittir.
Sistem bestecilere eserlerinde sesleri organize etmenin yeni yollarını sunar. Bir eksen
sesinin (karar sesi) vurgulanmış olduğu tonal sistemden farklı olarak besteci, kromatik
dizideki on iki sesi herhangi bir sıra ile düzenler ve buna çeşitli ritmler uygulayarak
melodi haline getirir. Kromatik dizideki on iki sesin özel olarak, bir dizi içerisinde
düzenlenmesi “sıra ses dizisi” (tone row) olarak adlandırılır. Sıra ses dizisi oluşturmanın
amacı, geleneksel tonal ilişkilerden kaçınmayı sağlamaktır. Eser, bestelemede
hammadde (kaynak) olarak kullanılan bu dizi üzerine inşa edilir, yalnızca tek kısıtlama
dizideki bütün on iki ses kullanılmadan hiçbir sesin tekrar kullanılmamasıdır. Çünkü bu
gibi tekrarlar bir notayı özel olarak vurgular. Halbuki bu sistemde hiçbir ses özel önem
taşımaz, bütün sesler eşit önemdedir. Bu yüzden tonal bir eksen ya da durak ses yoktur.
Besteci her eser için yalnızca bir sıra ses dizisi yapar. Bu dizi bir parçadaki bütün akor
ve melodilerin kaynağı olduğundan büyük bir itina ile oluşturulmalıdır. Schoenberg,
“Variations for Orchestra, Op.31” adlı eserinde, aşağıdaki sıra-ses dizisini
kullanmıştır:



Besteleme TekniğiBu resim dosyası yeniden boyutlandırılmıştır. Buraya tıklayarak orjinal halini görebilirsiniz. Orjinal boyut 652x164 ve boyutu 11KB.
Besteleme Tekniği