DEVRİMCİLİK


Devrimcilik, Mustafa Kemal'in mücadele sisteminin, hedeflerinin özünü kapsar. Bu ilkelerin gelecekte de sürdürülmesini ve geliştirilmesini sağlar. Burada ilim, ilmi aramak kilit rol oynar. İlim gerçeği bulma yolunda sistematik bir eleştirelliği, kuşkuculuğu beraberinde getirir. Toplum ve devletin örgütleri çağın gerisine düşmemeli, kendisini sürekli yineleyebilmelidir. Statik bir cemiyetin kurulmasına karşı çıkan Devrimcilik ilkesi, durmaksızın bilimin, yeniliğin peşinde koşmanın, çağa ulaşmanın motor gücünü içinde taşır. Gericiliğe set çeker, yönetim örgütlerinin durağanlaşmasını önleyip, Türk ulusunun ufuklarını açar. Atatürk ilkelerine ve Devrimcilik ilkesine karşı çıkanları şöyle uyarır:

"Eğer onlara karşı benim şahsımda birşey anlatmak isterseniz, derim ki, ben şahsen onların düşmanıyım. Onların olumsuz yönde atacakları bir adım, yalnız benim şahsi gayeme

değil, o adım benim milletimin hayatıyla alakadar, o adım benim milletimin hayatına bir kasıl, o adım benim milletimin kalbine havale edilmiş zehirli bir hançerdir. Benim ve benimle aynı düşüncede olan arkadaşlarımın yapacağı şey mutlaka ve mutlaka o adımı atanı tepelemektir. Sizlere bunun da fevkinde bir söz söyleyeyim. Farzı muhal eğer bunu sağlayacak kanunlar olmazsa, bunu temin edecek meclis bulunmazsa, öyle menfi adım atanlar karşısında herkes çekilse ve ben yalnız kalsam, yine tepeler ve yine öldürürüm."

Atatürk'e göre Devrimcilik, ihtilalden öteye geçen bir mana içeriyordu. Dünya gereklerinden doğan ihtiyaçların karşılanması yolunda yönetim biçimi, yasalar ve hemen her alanda alınacak kararlar Devrimcilik ilkesi sayesinde hayata geçirilecek, topluma benimsetilecekti. Türk halkı uygar bir halktı ama bazı devletler, özellikle Batı, bu uygarlığı tanımakta güçlük çekiyor, ayak diretiyordu.

Devrimcilik ilkesi, Türk ulusunun uygarlık sınavını nasıl verdiğini ortaya koyacak ve haklılığını tüm dünyada tanıtlayacak metodun adıydı. Kapsayıcı bir bütünlülüktü. Çağdaş uygarlığın Türkler'in çok dışında, çok yabancısı olmadıkları, uygulanan devrimler sayesinde dostça ve düşmanca anlaşılacaktı. Atatürk'ün Devrimcilik ilkesi; maceraları, sadece teoride kalan nazariyeleri, süslü lafları kapsamazdı. Devrimcilik yaşanan , içinde geçilen hayli güç süreçte toplumun önüne dikilen engelleri nasıl kaldırdığının örneği, mücadele metodunun adıydı.


CUMHURİYETÇİLİK


Cumhuriyetçilik yeni Türk Devleti'nin temel özelliğidir. Tarihçiler Cumhuriyetçilik ilkesinin üç açıdan önemine işaret ederler. Öncelikle tarihsel hanedan devletine bu ilkeyle tepki konulmakta ve tarihteki diğer Türk devletlerinden ciddi kopuş yaşanmaktadır. Tarih boyunca Türk devletleri hanedan yapısına sıkı sıkıya bağlı kalmışlar ve genelde kurucularının isimlerini almışlardı. Oysa çağın gerekleri doğrultusunda oluşturulan Cumhuriyet ile artık Türk insanı yüzünü Batı'ya çevirmiş ve geçmişiyle arasında temel bir farklılık noktası koymuştur. Yeni devlet kişilerin iki dudağından çıkan ani ve keyfi kararlarla yönetilemeyecek, halkın yönetimi esas olacaktır.

Ayrıca Cumhuriyetçilik ilkesi çağdaş Batılı anlamda egemenlik sorununu da için almaktadır. Bilindiği gibi egemenlik kuramı beraberinde egemenliğin kime ait olacağı sorununu da getirmektedir. Atatürk,

egemenliğin, "Kayıtsız şartsız ulusun" olduğunu belirterek, egemenliğin kaynağı ve şeklini yanıtlamıştır. Ne Osmanlı döneminde ne de dinsel anayasanın geçerli olduğu zaman diliminde egemenlik tam anlamıyla halka ait olmamıştır. Yine Cumhuriyetçilik ilkesinin bir diğer kazanımı da çağdaş anlam taşıyan bir "anavatan" kavramına ulaşılmasıdır.

Çağdaş "anavatan" demek verili bir toprak, sınırlar çerçevesinde vatan kavramının kalplerde ve düşüncelerde somut bir şekilde kavranabilmesi demektir. İmparatorluk döneminde vatan mefhumuyla kastedilen olgu doğulan, içinde yaşanılan köy, kasaba veya şehirdi. Oysa artık vatan doğulan, yaşanılan yerle sınırlı kalmayıp, sınırlar içerisinde bulunan tüm topraklara verilen addı. Zaten Türkler ulusal kurtuluş mücadelesini de, kendilerini bir ulus olarak görmeyen Batılı devletlere karşı, bağımsızlıklarım kazanıp, bu sınırlar içinde kalan vatana ulaşmak için yürütmemişler miydi? Atatürk'ün kendi sözlerinden Cumhuriyet ve Cumhuriyetçilik ilkesinin özellikleri şöyle alınabilir:

"...Cumhuriyet rejimi, yurdumuzda, esenlik ve sükunun en iyi yerleşmesini sağlamış bulunuyor. Yurttaşlar ve bu yurtta oturanlar, cumhuriyet yasalarının eşit koşulları altında kendileri için hazırlanan, özgürlük, gönenç ve mutluluk olanaklarından elden geldiğince yararlanmaktadırlar.

Ulusumuzun layık olduğu yüksek uygarlık ve gönenç düzeyine varmasını alıkoyabilecek hiçbir engel düşünmeye yer bırakılmadığını ve bırakılmayacağını karşınızda söylemekle mutluyum."



LAİKLİK


Laiklik Batı'da meydana gelen devrimlerle adı anılmaya başlanan bir kavramdır. Din ile devlet işlerinin birbirinden ayrılmasını, akılcılığı ve devletin din ve vicdan hürriyetini tanımasını kapsar. Ancak Hıristiyanlık ve İslamiyet'in farklı özellikleri laikliğin kabulünü Türkiye açısından daha yaşamsal bir konuma getirmiştir. Hıristiyanlık dünyada yeni yayılmaya başladığında Hz. İsa, dönemin devlet adamlarının kendisine inananlar üzerinde zulüm uygulamasını engellemek amacıyla, "Sezar'ın hakkını Sezar'a veriniz" çağrısında bulunarak dininin devlet karşısında konumlanmadığını göstermişti. Ancak gelişen şartlar doğrultusunda Hıristiyanlığın yayılma problemini aşıp evrensel bir din konumuna yükselmesinin etkisiyle devletle kilise çatışır hale gelmişti. Yine de kilise ve devlet aralarında süregelen tüm çatışmalara, nüfuz mücadelelerine rağmen iki ayrı kurum, iki ayrı çatı altında yaşamasını bilmişlerdir.

İslamiyet'te "Hakimiyet kayıtsız şartsız Allah'ındır" inancı vardı. Bu inanç din ve devlet işlerinin ayrışmasını büyük ölçüde engelliyordu. Hıristiyan Batı, devrimlerin ardından din örgütüne karşı genel bir savaş yürütmemekle birlikte, dinin devlet üzerinde baskı kurmakta direnen unsurlarını tasfiye ederek kilise ile devleti daha kolaylıkla birbirinden ayırmayı başarmıştı. Üstelik Hıristiyan dünyasının tüm dönemlerinde hakimiyetin kilisede mi yoksa kralda mı olduğuna dair zengin bir tartışma platformu yürütülebilmişti. İslam devletlerinin anayasasıysa dinsel temeller etrafında şekillendirilmişti. Eğitim, ahlak dinsel faktörlere göre ayarlanmaktaydı. Buna karşın İslamî dünya görüşünün özellikle ekonomi ve dış politika alanında belirleyici bir etkiye sahip olmaması, kurulmakta olan yeni dünyada çok belirleyici hale gelen ekonomi ve uluslar arası ilişkiler noktalarında İslamî toplumlara sorunlar yaratıyordu. İslam, faizi yasaklıyor ama o devrin yeni düzeninde devletlerarası tüm antlaşmalar ağır faizin kayıtsız şartsız kabulüyle başlıyordu. İslam, öncelikle müslümanların kendi aralarında yardımlaşmalarını öneriyor fakat İslam toplumları arasında oluşturulabilecek bir sistemin kreditörü olabilecek bir devlet ortaya çıkarılamıyordu. Zira İslam toplumlarının önemli bir kısmı uzun yıllar yabancı devletlerin sömürge alanı olarak işlev görmüşler hatta henüz özgürlüklerine bile kavuşamamışlardı.

Ortada temel bir çelişki yatıyordu. Kemalist önderlik ya İslam toplumunun kapalı anlayışını kırmayarak çaresizlik içinde İslamî sistemi evrensel bazda işletecek bir kreditör bekleyecek ya da Batı'ya entegre olacaktı. Büyük Savaş'tan tüm Avrupa devletleri ağır yaralarla çıktıklarından henüz dünya kreditörlüğüne aday bir pax ufukta belirmemişti. Atatürk tercih aşamasındaydı. Yüz bu konuda da Batı'ya çevrilecek ve mahalli karizmatik liderler çerçevesinde örgütlenen popüler İslam'la, devleti uzun süre geri bırakan Osmanlı'dan kalma resmi devlet İslamî düzenlenecekti. Bunun da yolu laiklikti. Nitekim onun ölümünde sonra yaşananlar liderin bir kez daha öngörülerinde haklı çıktığını gösterecekti. II. Dünya Savaşı'ndan sonra yine Batılı bir güç beklenen paktı kuracak, dünyanın kreditörlüğünü üstlenecek, üstelik uluslararası yeni sistemin sacayaklarını Batı'nın belli başlı devletleri sağlamlaştıracaktı.

Ekonomik olanakları son derece kısıtlı olan, geçirdiği onca acımasız savaştan sonra Osmanlı devletinin borçlarının bir kısmım üstlenen yeni Cumhuriyet, kısa zamanda çağdaş dünyayla arasındaki mesafeyi kapatmalıydı. Bunun önündeki engellerden birisi de, İslamî kökenli, "Bir lokma bir hırka" söylemiydi. Hızla reform yapacak, devrimler çağını sürükleyecek bir topluma ne bir hırka ne de bir lokma yeterdi. Üstelik büyük liderlerin en başat özelliği, çağın kavramlarıyla, çağın değerleriyle konuşmalarıydı. Tüm gelişmiş dünya, ulus, ulus-devlet özlemiyle yanıp tutuşuyordu. Osmanlı'nın millet sistemine dahil ettiği müslüman unsurlar, çok kısa süre önce "din kardeşleri"ni Batı'yla birleşerek arkadan vurmayı dinî açıdan tartışmayı dahi gereksiz görmüşlerdi. İslam dünyası bile artık mücadelesini ümmeti uğruna değil kuracağı ulus-devletini düşünerek yürütüyordu. Osmanlı'nın son cihat çağrısı açıkça felaket sonuç vermişti. Ayrıca, dünyanın her alanında ekonomiden savunmaya, sanayileşmeden ticarete Tanrı'nın düzenlediği ileri sürülen "imanlı ordular", Batı'nın teknik orduları karşısında ardı ardına yenilgiye uğruyorlardı. Atatürk, bir yükselen değerin daha farkındaydı: Teknoloji. Teknolojiyle-din savaştırılmamalıydı. Zira bu savaştan galip çıkan kayıtsız-şartsız teknoloji oluyordu. Mesele teknolojinin karşısına dini dikmek değil bu ikisini uzlaştırmaktı.
Tarihte görülmüştür ki, çok eski çağlardan bu yana askerler ve din adamları sürekli çatışkı içinde yaşamışlardır. Bunun en temel ermeni yeni bir devlet kurmak ya da devlette hamle yapmak isteyen ilerici askerlerin karşısına din adamlarının büyük kısmının, durağanlanlaştırmakta kendileri açısından yarar gördükleri bazı hatalı dinî yorumlarla çıkmalarıdır. Atatürk, laikliğe geçilirken ülkede pek namuslu din adamları bulunduğunu fakat bazı gericilerin bu kişilerin sesini kısmak istediklerini sıklıkla dile getirmiştir. Mustafa Kemal Paşa, dinle teknolojiyi çatıştıran, dini durağanlaştırmak isteyen zihniyetin devleti sürüklemek istedikleri noktalan iyi tespit etmişti. Oysa son derece açık ve gelişmeyi hedef alan gerçek bir islamiyet vardı. Önemli olan İslam'ın asıl olan bu kaynaklarına yönelip, teknoloji-din çatışmasını ortadan kaldırmaktı. Hedefe varmanın biricik yolu elbette laikliğin kabulüydü. Yani İslam'da laikliğe cevaz olabilirdi. Tanyol, bu noktayı şu şekilde açımlıyor:

"...İslamiyet sosyal bir din olduğundan ve terakkiyi hedef olarak aldığından, diğer dinlerdeki hükümlerin katılığı ve değişmezliği onda mevcut değildir. Bizzat Peygamber,- Kuran'ın ayetlerinde hükümlerin zamana ve mekana tabi olarak değişebileceğine cevap vermiştir. İslam dinindeki bu yumuşaklık ve gelişmeye açık kapı bırakmıştır ki, az zaman içinde serbest içtihada yol açmış ve birçok felsefi meseleler hiçbir zorluğa ulaşmadan gelişmek imkanına sahip olmuştur.

Bundan dolayıdır ki, İslamiyet'te bir engizisyon teşkilatına rastlanamaz.

Önce gelen bir ayetin hükümlerini sonraki ayetin değiştirmesi ve bazen tamamıyla kaldırması, İslam hukukunda, 'Tebeddül-i ezmanla tagayyür-i ahkam caizdir' şeklindeki külli bir düsturla ifade edilmiştir. İşte İslamiyet'te laiklik ve her türlü reform, bu prensibe dayanılarak yapılabilir."

Türk devrimlerinin ya da bütüncül olarak Kemalist Devrim'in özünde laiklik yatmaktadır. Pek çok Cumhuriyetçi aydın, haklı olarak, laikliğe karşı çıkmanın yeni Cumhuriyet'in temel değerlerine, hedeflerine karşı çıkmak anlamına geldiğini savunmaktadır. Aynı görüş çerçevesinde laiklik, düzenin ruhudur, temelidir. Atatürk'ün Laiklik ilkesi, Durkheim'ın tezlerinden oldukça etkilenmiştir. Zira düşünürün savlan medeniyet ve işbölümünün gelişmesiyle dinle devletin farklı alanlara seslenmeye başladığı yönündeydi. Toplumda iş bölümünün ilerlemesiyle beraber toplum hayatının siyasi, ahlaki, iktisadi, eğitimsel ve sanatsal faaliyet kollarının giderek dinin doğrudan etkisinden uzaklaşıp hususi mevkiler edindiklerini kaydeden Durkheim, din de dahil tüm bu kolları kapsamına alan geniş ve homojen bir bütünlük oluştuğunu vurgular. Durkheim, devletin toplumun bütününü, işbölümününü tamamını, uzmanlığın hepsini birbirine karıştırmadan temsil etme mecburiyeti üstlenmiştir. Durkheim buradan hareketle yeni çağda belirmeye başlayan "laik ahlaka" geçer.

Gökalp, Durkheim'ın da etkisiyle Batı'daki reform çabalarını yorumladı. Düşünür, ümmet dininin çöktüğünü, ümmet teşkilatıyla milletin birbirlerinden ayrıştığını savunuyordu. Dinin kendi öz alanı olan vicdan sahasına çekilip, önemini daha da arttırmasını, işlevselleşmesini isteyen Gökalp, işbölümü ve uzmanlaşmanın da katkısıyla toplum bütünleşmesinin en önemli unsurlardan birinin yine din olacağını öngörmekteydi. Kısacası Türk Laikleşmesi projesinde laiklik kesinlikle dinsizlik değildi. Mustafa Kemal, bu açılardan Gökalp'e katılmaktaydı. Durkheim'ın sosyolojik analizlerinin yanına, Max Müller'in Natüralizmi ile çeşitli pozitivist ve hukuki savları katan Atatürk, tarihsel çerçevesi bağlamında din sorununa şöyle yaklaşmaktaydı:

"İnsan önce tabiata, sonra cemiyete bağımlıdır. Tabiatın yaratığı olan insan, önce onun kanunlarına tabidir. Başlangıç devirlerinde insan korkular içinde yaşamıştır. Sonra iptidai insan kümelerinde ata korkusu, nihayet büyük kabile ve kavimlerde ata korkusu, ata korkusu yerine geçen Allah korkusu, insanların hürriyetini engellemiş, kafalarında ve hareketlerinde hesapsız yasaklar yaratmıştır. Yasaklar ve hurafeler üzerine kurulan bu adet ve gelenekler, insanları düşünce ve harekette bağlamıştır. Ferdin hakiki hürriyeti söz konusu olmamıştır. Önce tabiatın sonra cemiyetin esiri olan insanın, bu esaretine -gökten kuvvet ve yetki alan birtakım adamlara esir olmak- eklendi. Hükümdarlıklar gücünü buradan aldı. Cemiyetler ve fikirler geliştikçe hürriyet fikri de gelişti. Tabii hak fikri oluştu. Her türlü hakkın kaynağının fert olduğu fikrine ulaşıldı. Hür ve sorumlu olan yalnız insandır. Böylece demokrasiye ve medeni topluma geçildi."Yukarıdaki fikirlere bakıldığında Atatürk'ün siyasal düşünceler tarihi hakkında ayrıntılı bilgi sahibi olduğu görülebilir. Zira Mustafa Kemal'in açıklamaya çalıştığı bu evrim süreci, Siyasal Düşünceler Tarihi'nin çok önemli bir metodundan kaynaklanmaktadır ve uluslar arası bilim dünyasında topluluktan-topluma giden zaman diliminde insanın gelişmesi hala bu örüntü çerçevesinde değerlendirilmektedir.

Bu arada özellikle sağ Kemalist ve milliyetçi aydınların önemli bir bölümü Osmanlı'nın zaten teokratik bir devlet olmadığını, millet sistemi ve azınlıklara karşı tutumda laik nüvelere rastlandığını haklı olarak öne sürmektedirler. Bu inanca göre, Osmanlı'da Gerileme ve Çöküş dönemlerinde Batı'ya karşı alınan mağlubiyetler karşısında bunalan Osmanlı aydını bir yandan Batı'nın temel kurumlarına yönelik reformlar yapmaya kalkışırken, diğer yandan da bu reformları sınırlı bir çerçevede tutarak ve dini bağnazlaştırarak, olumlu-hakim nüveyi yozlaştırmışlardır. Aynı yazarlar Atatürk'ün Laiklik ilkesini yorumlarken, Mustafa

Kemal'in Osmanlı'da yapılan göstermelik-yetersiz reformların çarpıklıklarını tespit ederek, Türkiye Cumhuriyeti'nde laikliğin tam anlamıyla modern içeriğe sokulduğunu ileri sürerler.

Atatürk ferdi hak ve hürriyetleri, maddi ve fikri hürriyet adı altında iki ara başlığa ayırdı. Her fert istediğini düşünmek, istediğine inanmak ya da inanmamak, seçtiği dinin gereklerini yerine getirmek ve getirmemek, şahsine ait siyasal görüşleri savunmak serbestliğine sahip olmalıdır. Ona göre vicdan hürriyeti taarruz edilemeyen bir alandı.

Hatta Atatürk hayatta tek taraflı olarak aradığı ve arayacağı temel unsurun laiklik olduğunu bildirmektedir. Böylelikle laiklik, devrimin özü haline gelirken aynı zamanda kültürel, ulusal, dilsel ve tarihsel bir sorun boyutuna ulaşıyordu. Laiklik ilkesi uyarınca İslam'ın bertaraf edilmesi hedeflenmiyordu. Dinin siyasete alet edildiği ve bunun toplumun en gerici unsurlarınca yapıldığı tarihi vakaydı. Osmanlı döneminden beri dini siyasete alet ederek, durağanlaştırdıkları dinden kendilerine varlık alanı yaratmaya çalışan yobazlarla zamanın yöneticileri sıklıkla uğraşmak hatta çok şedit tedbirlere başvurmak zorunda kaldıkları bilinmekteydi.

O zaman din siyasetten mutlaka ayrılmalıydı. Birinci hedef buydu. İslam'a demokrasiyle, rejimle uyumlu hale gelecek yeni işlev yüklenmesi arayışları ikinci gayeydi. İslam, millî kültür ve toplumsal bütünleşme noktasında hep birleştirici temel faktör olarak kalacaktı ama eğitim, hukuk, devletin düzeni; tıpkı Batı'da olduğu gibi, dinin sahasından çıkartılacaktı. Tüm bunları hedefleyen bir kadronun ve liderin din düşmanı gösterilmesi, dinsizlikle suçlanması en basit bir tabirle, "mantıksızlık- haksızlık" olurdu. Ancak uygulamada görülen aksaklıklar, Laiklik ilkesinin uygulanmasına yönelik Batı'da yaşandığı gibi uzun düşünsel tartışmalar ve fikirler düzeyinin yaşanmaması ve halkın eğitimsizliği, bunun bazı eski rejim yanlılarınca kullanılması ile kimi Kemalist

yöneticilerin aşırı sert-zamansız tedbirleri Laikliğin en tartışılan, en çok eleştirilen uygulamalardan biri haline dönüşmesini sağladı. Tarihi, dip çalkantıları bağlamında ve eleştirel pencereden irdeleyen Mardin, laikliği Atatürk'ün liderlik vasıflarını da hatırlatarak şöyle ortaya koyuyor:

"Olan şey, Mustafa Kemal'in varolmayan, farazi bir varlığı, Türk Milleti'ni ayağa kaldırarak ona hayat vermesiydi. Onun girişmiş olduğu projenin gerçek boyutlarını bize veren ve düşüncesinin ütopyacı niteliğini ortaya çıkaran, olmayan bir şey için sanki varmış gibi ve onu var etme yolundaki kabiliyetidir. Göreve başladığı sırada Türk milleti, ne 'genel iradenin' ve ne de millî bir kimliğin kaynağı olarak vardı. O, aşırı ölçüde ihtiyatlı meslektaşlarından bir gelecek fikri ve bu fikri gerçekleştirmede taşıdığı arzu bakımından ayrılmaktaydı. 'Millet' ve 'Batı Medeniyeti', onun tasarısında gizli bir temel sağlayan iki şifre kelimeydi; bu stratejik noktadan değerlendirdiğimiz takdirde, onun dine yönelik tavrı tutarlılık gösterir. Atatürk'ün ideal bir toplum peşinde gösterdiği kararlılık, zamana ayak uydurmadaki büyük yeteneği ile çelişki teşkil etmez: Onun taktik çelişkilerini anlamlı kılan nokta, üzerinde dikkatini yoğunlaştırdığı taşandır.

Onun, istiklal hareketinin siyasi meşruiyet kaynağı olarak 'Büyük Millet Meclisi' kavramını kullanışında, siyasi dehasının ilk örneğini buluyoruz. Halife-Sultan, teorik olarak, İslam dünyasında en müessir gücü elinde tutan bir İslam topluluğunun -Osmanlı cemaatinin- önderi olmasından dolayı, iktidar kendisinde bırakılmıştı. Halife-Sultan makamını işgal eden kişi şimdi Müttefik Kuvvetleri'nin elinde esir durumunda olduğu için, artık hür bir vekil olarak hareket edememekteydi. Esas olarak imparatorluğun çeşitli dinî alt-gruplarına atfedilen fakat bu özel durumda İslam cemaati için kullanılan millet, meşruiyet kaynağı olarak, topluluğun hakimiyet haklarını yeniden oluşturabilecekti."

Peki Cumhuriyet sonrasında özellikle Laiklik ve devrimler açısından nasıl bir yol izlendi? Sorunun cevabını, yine Mardin'den aktarıyoruz: "Bu hareketler için ne zaman mantıki bir sebep aransa, öne sürülen gerekçe 'Muasır medeniyetin icapları' idi. Bu, Mustafa Kemal'in 1920'lerde yaptığı birçok konuşmada izlenebilir. Bu mantığın en veciz ifadelerinden birisi, Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1931 tüzüğünde yer almaktadır. Yeni rejim, başlangıcından itibaren Büyük Millet Meclisi içinde bir siyasi partiyi, Cumhuriyet Halk Partisi'ni kurmak suretiyle taraftar toplamıştı. Bu parti, sonunda, Cumhuriyet içindeki siyasi anlatımın yegane meşru organı ve yeni Cumhuriyet rejiminin resmi ideolojisinin büyük bir titizlikle oluşturulduğu bir merkez olarak ortaya çıktı. Partinin 1931 yılı tüzüğü, dinin 'vicdani bir mesele' olması dolayısıyla, devletin dinî hayat içinde hiçbir rol almaması durumu olarak tanımlanan 'laiklik ilkesinin desteklendiğini belirtmekteydi." Böylelikle genç Türkiye Cumhuriyeti'nin sağlam temeller üzerinde yükseltilmesi yolunda ideolojik bir karakter de kazanan Laiklik, devrimin temel unsurlarından birine dönüşüyordu. Laiklik, 1937'de CHP'nin diğer yol gösterici beş ilkeyle beraber Anayasa'ya sokulacaktı. Ancak, laik bir toplum oluşturulması çabalan 15 yılı aşkın bir zaman içinde adım adım gerçekleştirilmiştir. Atatürk'ün sözlerinden, laikliğin taşıdığı mana ise şöyle verilebilir:

"Bilirsiniz: Bizi yanlış yola sürükleyen kötüler, çoğu zaman din perdesine bürünmüşler, saf ve temiz halkımızı hep 'şeriat' sözleriyle aldatılagelmişlerdir... Dinimizin bizden istediklerini öğrenmemiz için şundan bundan ders almaya, şunun bunun akıl hocalığına ihtiyacımız yoktur. Atalarımızın, babalarımızın kucaklarında verdikleri dersler bize dinimizin ilkelerini anlatmaya yeter... Hangi şey akla, mantığa, ulusun yüksek çıkarlarına uygundur,

biliniz ki o bizim dinimize uygun düşer.

Camilerin kutsal minberleri halkın dinle, ahlakla ilgili beslenme gerekçelerine en yüce, en verimli kaynaklardır. Bundan dolayı camilerin ve mescitlerin minberleri halkı aydınlatacak, ona yol gösterecek değerli konuşmaların kapsadıkları konuların halka açıklanmasını sağlamak yüce Din işleri Bakanlığı'nın önemli bir görevidir. Minberlerden halkın anlayabileceği dile ruh ve dimağa seslenmekle müslümanların varlığı canlanır, dimağı arınır. İmanı güçlenir, yüreği cesaret bulur. Ancak buna göre büyük hatiplerin taşıması gereken bilimsel nitelikler, özel yetenekler ve dünyada olup bitenleri kavrama çok önemlidir. Bütün vaiz ve hatiplerin bu dileğe hizmet edebilecek yetiştirilmesine Din işleri Bakanlığı'nın çaba göstereceğini umarım."

Ne var ki, bugün gelinen noktada gerek laik gerekse İslamcı kesimler Laiklik ilkesinin çok ötesine geçerek, olayı farklı boyutlarda tartışma yoluna girmişlerdir. Atatürk, Laikliği, "Hayatta en hakiki mürşit ilimdir" ve ulusun fertlerinin özgürleşmesi zaviyesinden değerlendirmişti. Oysa günümüzün laik kesiminin bir kısmı, dini toplumun her alanından dışlayarak, toplumun Mustafa Kemal'le problem yaşamayan önemli bir kesimini de hedef alır noktaya sürüklenmiştir. Atatürk, dini saf dışı bırakmayı değil, onu devlet yönetimi, eğitim konularından ayrıştırıp kendi varlık alanının efendisi yapmak istiyordu. Atatürk, "Din afyondur" savına da katılmıyordu. Din kendi alanında hala en geçer akçeydi ve İslam'ın kendisiyle, özüyle çatışmaya girmek Mustafa Kemal'in aklına bile gelmemişti. O yüzden, "Din afyondur. Sağ hareketler eninde sonunda hurafelerin eteğine yapışırlar, bu yüzden de sağ kesimden aydın çıkmaz" şeklindeki sözler Atatürkçülük'ten ziyade, bu sözleri söyleyenlerin ideolojik takıntılarını ortaya koymaktadır.


Öte yandan, Atatürk'ü sözüm ona din düşmanlığıyla suçlayan, dinin elden gittiğini savlayan İslamî kesim, hatanın çok daha büyük kısmını yüklenmiş durumdadır. Öncelikle Mustafa Kemal'in yukarıda açıklanan fikirlerini, hedeflerini değerlendirdikten sonra Türkiye Cumhuriyeti liderini hala "din düşmanlığı"yla suçlamanın iki nedeni olabilir. Birincisi okuduğunu anlamamak, ikincisi yalan ve karalamalarla dini açıkça siyasete alet etmek. Laikliği dinsizlik olarak algılayan bu kesim, dinin asıl özelliklerini kendi çıkarları doğrultusunda açıkça çarptırmaktan kaçınmadığı gibi, bütün insanların kendilerinin doğru kabul ettikleri yönde yaşamalarını dayatarak insanları baskı altına almak ister. Yaşar Nuri Öztürk, din adı altında sergilenen, pankartlara yazılıp, edebiyatı yapılan bu taleplerin Kuran'dan esinlenerek alınmadığını kaydetmektedir. Yine Öztürk'e göre Kuran'ı değil gelenekleri kutsallaştırarak yaratılmak istenen bu hurafeler dininden kaçınılmalıdır.



HALKÇILIK


Cumhuriyet dönemine gelinceye dek halk kavramı, Türk tarihinde üzerine çok

basılarak kullanılan bir kavram olmamış, olsa da gerçek içeriğiyle pek

tartışılmamıştır. Cumhuriyet dönemindeyse Halkçılık, demokrasinin temel

dayanaklarından olmuştur. Kişi, aile ve sınıf imtiyazlarına karşı çıkan Atatürk,

kanunların halktan kimilerinin çıkarma hazırlanmasını tarihe gömerek, halkın

koşulsuz yararına çıkarılıp yürütülmesini sağlamıştır. Devlet, Halkçılık sayesinde

bir halk devleti halini alır. Atatürk, Halkçılığın devrimler açısından ne denli

yaşamlar olduğunu, çeşitli vesilelerle gündeme getirmiştir:

"İç yönetimimiz konusunda güçlükleri yok edebilmek, iyi görevli atamak ya da

görevlinin görevine son vermek kuralını ortadan kaldırmak gereğindeyiz. Biz bu

kuralı iki ilkeye dayanarak sonuçlandırabiliriz. Bundan dolayı hangi ilkeyi

koyabileceğimizi düşünmeye koyulalım. Sandığıma göre bugünkü

varlığımızın gerçek özü ulusun genel eğilimlerini ortaya koymuştur, o da

halkçılıktır, halk hükümetidir. Hükümetlerin halkın eline geçmesidir. Efendiler,

'Biz memur sınıfı yaratmak için çalışmayalım' ve kesinlikle bir 'memur kadrosu'

içinde bulunanları bir yere koymakla kafa yormayalım. Yönetimi halka vermek için

çalışalım. O zaman bütün güçlüklerin ortadan kalkacağına inanıyorum... Ben bununla

uğraşmaktayım.

İç politikada yolumuz olan halkçılık, yani ulusu kendi başına buyruk kılma ilkesi

Anayasamızla saptanmıştır.

Bunu bir tek sözcükle belirtmek gerekirse diyebiliriz ki yeni Türkiye devleti, bir

halk devletidir. Halkın devletidir."

1930'lu yılların çalışma ilişkileri ve iktisadi boyutuna damgasını vuran ilk

kavram yine "Halkçılık" olmuştur.

Aslında Kurtuluş Savaşı yıllarında "halk=ulus" biçiminde kavramlaştırılan, daha

sonra liberal politikalarla sanayinin yerli girişimcilerini oluşturması beklenen

millî burjuvazinin yaratılıp sınıf ayrımının reddedildiği halkçılık; 1930'dan

sonra içerik değiştirmiştir. 1930'daki Serbest Fırka deneyiminin ardından yönetime

ağırlığını koyan tek parti anlayışı, sınıf ayrımlarını şiddetle yok sayarken

halkçılığı bu tercihine ideolojik bir gerekçe olarak sunmaya başlamıştır. Aslına

bakılırsa, halkçılık, ulus-devletin inşasının temelinde yalan "Halkı bir ulus

olduğuna inandırma" ya da daha önceden varolmayan bir kavramı toplumun genel

kabulüne açan bir kavram olarak Atatürk'ün milliyetçilik ve devletçilik

politikalarının en başat öğelerinden biri olagelmiştir.

Yine Hobsbawm'ın ulusal oydaşma ve devletçiliğin temel prensibi haline gelen "Özel

çıkarlara karşı ortak çıkar", "Ayrıcalığa karşı ortak yarar" tezi de

halkçılık-devletçilik ve


milliyetçilik üçgeninin ne denli içice olduklarını göstermektedir. Türkiye'de de

kurucu elitler, sınıf çıkarları yerine devletin ana işveren konumunda bulunup

ortak çıkan bölüştüreceği, halkçılık paydasında birleşmiş bir ulus-devlet

işleyişini temel hedef göstermişlerdir. Feroz Ahmad, süreci, "Kemalist ekonomi

siyasetinin hedefi, öncelikle, modern bir topluma özgü sınıf yapısına sahip bir

millet yaratmaktı. Bu hedefe ulaşıldığı ve ardından sınıf çatışması geldiği zaman

ise devlet müdahale edip hakem rolü oynayacaktı" şeklinde tanımlar. Nitekim

ileride görüleceği gibi bu hakemlik rolü uzun yıllar yürürlükte kalacak 1936 İş

Kanunu'nda açık bir biçimde dile getirilecektir.

Halkçılığın yeni süreçte benimsenmesinin kimi pragmatik yönleri de vardır.

Devletçilikten sadece bir kez 1931'de İzmir'de bahseden Atatürk, halkın yapısına

dikkat çekerken toplumun her şeyi devletten beklediğini, dolayısıyla devletin

ekonomiye ağırlığını koymasının mecburiyet halini aldığını kaydetmiştir. Yine

İsmet İnönü, devletçiliğin nasıl algılandığına ilişkin konuşmasında halkçılığa

dayalı "ılımlı devletçilik" modelinin benimsendiğini belirtirken,

milliyetçilik-devletçilik-halkçılık üçgenine işaret etmekten geri kalmıştır



DEVLETÇİLİK


Devletçilik Batı kaynaklı ekonomik bir terimdir. Devletin ekonomik hayata

karışmasına işaret eder. Batı'da bu kavram kapitalizmin iç-çelişkilerinin mevcut

vahşi kapitalizmle çözümlenemeyeceğinden hareketle ortaya çıkmışken Türkiye'de

durum çok daha farklı boyutta gelişmiştir. 1930'lu yıllara dek devlet, ciddi

ekonomik imkanlara sahip değildi yani büyük dönüşümler kamu harcamalarıyla finans

edilemiyordu. Bu yüzden Kemalist önderlik, liberalizmden, özel sektörün

girişimlerinden medet umuyordu. Ancak bu noktadaki sorun da Türkiye'de Batılı

anlamda bir burjuva sınıfının oluşamamasıydı. Burjuvazinin yokluğu, sermaye

sahibi, dönüşümleri finansa edebilecek birikimin de olmaması demekti. 1930'lu

yıllarda başta İsmet İnönü'nün girişimleri ve Mustafa Kemal Atatürk'ün de

desteklemesiyle devletçilik politikaları yürürlüğe konularak, beklenen iktisadi

reformların Devletçilik'le yapılması sağlanmaya çalışıldı.

Ayrıca rejimin meşruiyeti de bir bakıma devletçi politikalarla oturtuldu. Ciddi

sermaye birikimine sahip bulunmayan, herkesin her şeyi devletten beklediği bir

dönemde devletin sosyal bağlamda halktan yeniden rıza alabilmesi için ekonomik

alanda sorumluluğu üzerine alması, kalkınmayı gerçekleştirmesi şarttı. Avrupa'da

solun giderek sesini daha fazla yükseltmesi, sosyal refah devletinin gündeme

gelmesine koşut olarak önem kazanan devletçilik, Türkiye'ye geri kalmışlığın ve

maddi yoksunlukların bir türevi halinde girmişti.

Devletçiliğe neden olan sosyal, tarihsel, ekonomik ve tarihsel etkenlere eğilmek

gereklidir. Tarihsel etken yukarıda açıklanan koşullara ilişkindir. Sanayi

Devrimi'ni yaşamamış, iktisadi sorunları aşamamış Türkiye, gelişmiş ülkelerle

arayı kapatmak için Devletçilik politikasına mecburdu. Fakirliği erdem sayan "Bir

lokma bir hırka" zihniyetiyle çağdaş medeniyetlere seviyesine ulaşılamayacağı

gerçeği Devletçilik'i sosyal açıdan dayatmıştır. Türklerde sermaye birikiminin

yoğunlaşmaması, yurt ekonomisinin yeniden kurulması yolunda gözleri devlete

çeviriyordu. Halk her şeyi devletten bekliyordu. Bu Devletçilik ilkesini yaratan

kültürel etkendi. Belki hepsinden önemlisi Osmanlı'nın son evresinde ülkede

ekonomik hayatı idare eden, bunun kazanımlarından yararlanan yabancı güçler,

Türkiye'yi sömürülecek bir Pazar olarak görmüşlerdi. Uluslar arası vahşi

kapitalizmin en acımasız duraklarından birisine çevrilen Türkiye, eğer kendi

ayakları üzerinde yükselmeyi beceremezse, kısa zaman içinde eskisinden beter

olacaktı. Tüm hammadde kaynaklan yabancı güçlerce işletilen bir ülkenin

bağımsızlığından ne ölçüde bahsedilebilirdi? Yabancıların sömürge pazarı olmaktan

uzaklaşmak Türkiye'nin Türkler eliyle yönetilip yönetilmeyeceğinin göstergesi

sayılacaktır. Kısacası siyasal bağlamda da Devletçilik geçer, hatta tek Akçeydi.

Devletçilik ekonomik olduğu kadar sosyal, ahlaksal ve ulusal bir terimdir.

Ulusal servetin dağılımında adaletin sağlanabilmesi, sınıfsız toplumun uyum içinde

yaşatılabilmesi, sosyal devlete ulaşma yönünde ulus-devletin yeniden tanımlanması

aşamalarında, kişinin çalışmaya teşviki, çalışan, üretenlerin refah paylarının

yükseltilmesi, vatandaşların geleceğinin garantiye alınması Devletçilik ilkesini

zorunluluk yapan etmenler arasındadır. Bir diğer deyişle hem ulusal birliğin

korunması hem de bağımsızlığın sağlanması o günlerde Devletçiliğe bağlı

görünmüştür. Aslen Atatürk, devletçilikten sadece bir kez bahsetmiştir ama liberal

sistemle başarıya ulaşılamayacağını sezinledikten sonra, o da bu ilkeyi

hassasiyetle ele almış, takipçisi olmuştur.

Daha önceki bölümde halkçılığa dayalı devletçilik ilkesinin 1930 sonrası ekonomide

ağırlık kazandığım ve 1932 tarihinin devletçilik açısından en önemli dönüm noktası

olduğuna değinilmişti. Ancak devletçilik konusunda ilginç tarihlerden bir diğeri

de 1931'dir. Zira 10 Mayıs 1931'de toplanan CHP 3. Kurultayı ile CHP ilk kez bir

siyasal programa sahip olmakta ve bu programda iktisat politikalarına ilişkin

tercihler de yavaş yavaş açığa kavuşmaktaydı. Topluma bakış, siyasetin

biçimlendirilmesi, iktisat politikalarıyla birlikte bu kurultayda programa

kavuşturulmak istenmektedir.

Söz konusu kurultayda CHP'nin Laik, Halkçı, Devletçi, Milliyetçi, İnkılapçı,

Cumhuriyetçi bir parti olduğu kabul edilmekte ve sınıf ayrımları kesin bir dile

reddedilmektedir. Milleti küçük çiftçiler, küçük sanayi erbabı ve esnaf, amele ve

işçiler, serbest meslek erbabı ile sanayi erbabı, büyük iş sahipleri ve tüccar

zümrelerinin oluşturduğuna değinilen programda bu zümrelerin ayrı ayrı sınıflar

olmadıkları belirtilmektedir. Ancak, Gökalp'in Durkheim sosyolojisinden

etkilenerek geliştirdiği dayanışmacı fikirlerden güç alan program, küçük

üreticiler, işçilerle tanımlanan bir yapıya büyük sanayici de ekleyip halkçılık

açısından soruna neden olmakla yer yer eleştirilmekten kurtulamamıştır

MİLLİYETÇİLİK


Atatürk'ün Türk gençliğine miras bıraktığı ilkelerin en anlamlılarından biri

milliyetçiliktir, kuşkusuz. Milliyetçilik, Türk milletinin siyasal, sosyal ve

kültürel bağlamda varoluş gerekçesini ortaya koyan ilkedir. İmparatorluk devrinde,

çok milletli yapıyla bir zorunluluk olarak güdülen "Millet sistemi", Türklüğün

etnik anlamda bile önemsenmesini imkansız kılmıştı. Ancak toprak kayıplarıyla

beraber önce Hıristiyan sonra da Arap unsurlar, devlet sınırları dışında kalınca,

devletin kendisini yeniden tanımlama, kodlama zorunluluğu baş gösterdi. Artık

"unsurların birliği" veya İslam topluluklarının karışımı gibi kavramlar devletin

yapısını ifade etmez hale gelmişti. Kısacası Osmanlı'nın asırlar boyunca büyük

dikkatle sürdüre-geldiği tanımlamalar kifayetsiz kalınca Osmanlı'nın o günkü

doğrusunu, genç Türkiye Cumhuriyeti'nde sürdürmeye kalkışmak inanılmaz bir yanlış

olurdu. İşte milliyetçilik

ilkesiyle, Türk yeniden kendini tanımlama, varlık gerekçesini bulma sorununu

aşmayı bildi.

Atatürk'ün karşılaştığı en ciddi sorun o güne dek ulus bilincinde yaşadığı

gerçeğine varmasına engel olunan bir halka ulus olduğunu ispat etmekti. Mardin'in

de belirttiği gibi hakkında yapılan onca eleştiriye rağmen Atatürk, milliyetçilik

ve batılı anlamda bir ulus-devlet inşa etmek konusunda pek fazla eleştirilemez.

Hatta elindeki topluluğu ulus haline dönüştürmesindeki bu başarı Atatürk'ün belki

en önemli-kusursuz zaferidir. Atatürk bu bağlamda işe milletin ne olduğunu izah

ederek başlar. Millet, milliyetçilik dünyanın her yerinde beraberinde millî

karakterin özellikleri, hangi unsurların bir topluluğu millet yapmasına yeteceği

sorunsalları getirmiştir. Bir cemiyete millet diyebilmek için, o cemiyetin;

siyasi, dilsel, ırksal ve kökensel birlikteliği paylaşmasının yanı sıra tarihi ve

ahlaki yakınlık ilişkisi içinde bulunması gerekmektedir. Vatan birliği elbette

millet olabilme kriterlerinin en yaşamsalları arasındadır.

Türkiye'yi kuran milletin, Türk milleti olduğuna inanan Mustafa Kemal, kendisini

daima biyolojik ırkçılığa dayalı sert-totaliter yaklaşımlardan uzakta tutmasını

bilmiştir. Onun millet ve milliyetçilik tanımı, barışperver, ulusun yaşam ve

kaderine yön çizebilme temel hakkını gözeten kültürel bir milliyetçilik tanımıdır

ve başka pek çok konuda olduğu gibi Fransız yaklaşımından esin almaktadır. Hayatı

boyunca bilimsel ve tarihi tecrübeleri ona milletin suni bir yapılanma olmadığını

kanıtlamıştır. Bu açıdan organizmacıdır.

Atatürk'ün yanında bulunan onun hareketlerini izleyen düşünürlere göre yeni

devletin milliyetçilik anlayışı çok farklıdır. Bu kesim Atatürk'ün vatan sevgisini

kutsallıkla birleştiren, milliyetçiliği sadece tapınma addeden mistik-
hayalci milliyetçilik anlayışının karşısındadır. Mistisizme, geçmişe tapınmakla

sınırlı bir fetişizme karşı çıkan bu yeni anlayışı Karaosmanoğlu, "Türk Rönesansı"

olarak adlandırmaktadır. Bu bağlamda bir yanlış anlaşılmanın düzeltilmesi

gerekmektedir. Kimi sol Kemalist yazarlar, Türk milliyetçiliği akımını kötülemek

ve farklı milliyetçilik tartışmaları açmak amacıyla Türk milliyetçiliği fikir

sistemine saldırılarda bulunabilmektedirler. Oysa Türk milliyetçiliği üzerine

teorik eserler veren düşünürlerin kitaplarında mistik, geçmişe tapınmakla yetinen

milliyetçilik tanımlarının şiddetle yerildiği, gelişmeci, aklı üstün tutan

milliyetçilik kuramlarının dile getirildiği görülecektir. Tartışmaya son vermek

amacıyla her iki kesimin meseleyi nasıl değerlendirdiğine değinilebilir. Sol

milliyetçilik ve Atatürk milliyetçiliğinin üzerinde odaklanan kalemler kendisini

milliyetçi olarak tanımlayan siyasal akımın temsilcilerinin Türk milliyetçiliği

tezlerinden farklı bir Atatürk milliyetçiliği etrafında yoğunlaşmaktadırlar. Diğer

kesimin önde gelen kalemleri ise Türk milliyetçiliği- Atatürk milliyetçiliği gibi

farklı kavramlardan söz edilemeyeceğini, Atatürk'ün de gerek eserleri, gerekse de

liderlik vasıflarıyla en önde gelen Türk milliyetçilerinden biri olduğunu

belirtmektedirler.

Görünen o ki, Atatürk'ün milliyetçiliğe ait görüşleri hem ülkücü hem de akılcıdır.

Akılcılığı, "Bugün dünya milletleri akraba olmuşlardır ve olmakla meşguldürler.

Bir milletin varlık ve saadeti, diğerleriyle bağlantılı hale gelmiştir. İnsanlık

kavramı yükselmiştir. Yüksek ideal yolcularının çoğalması gerekmektedir. Ancak bu

ideal birbirine yaklaşma idealidir. Milletimi esir etmeyi düşünen bir millet bu

arzusundan vazgeçinceye kadar düşmanımdır. Mazlum milletler zalimleri bir gün

mahvedecektir. İnsanları mutlu edeceğim diye onları birbirine
boğazlatmak, gayri insani bir sistemdir. Milletleri yükselten bir hassa vardır:

İntikam hissi. Milletlerin kalbinde intikam hissi olmalı. Hayatına, ikbaline

refahına düşman olanlar bulundukça onu affetmek elimizden gelmez. Düşmana merhamet

aciz ve zaaftır. Bu, insanlık göstermek değil, insanlık hassasının yok olduğunu

ilan etmektir" sözlerinde yatmaktadır. Ülkücülüğüyse, idealizmiyse; "İnsanlığa

yönelmiş fikir hareketi er geç muvaffak olacaktır" anlayışında ve hedeflere varma

azminde anlaşılmaktadır.

Dikkat edilirse Mustafa Kemal'in milliyetçilik anlayışında, liderlik vasıfları

arasında mantıksız düşmanlıklara yer yoktur. Bir düşman ancak bize düşmanlık

etmeye kararlı olduğu müddetçe düşmandır. Yoksa devlet adamlığında, kan davası

peşinde koşmak yoktur. Her millet bir biriyle iyi yolda iletişim kurmaya çalışmalı

ve en azılı eski düşman bile bu yolda samimiyetini gösterdiği takdirde artık

düşman sınıfında sayılmamalıdır. Bu prensip Mustafa Kemal'in dış ilişkilerinde

nasıl basanlar, utkular kazandığını kendiliğinden gün yüzüne çıkarmaktadır.

Atatürk milliyetçilik söyleminde tekelci veya dışa kapalı olmadığını her fırsatta

yineliyor, milliyetçiliğin temel gayesinin milletler ailesinin en üst

basamaklarında Türk ulusunun onuruna layık bir yer işgal etmek olduğunu

savunuyordu. Neticede Türkiye ve Batı'nın gözünde milliyetçi önderlik kendisine

iyi gözle yaklaşan her devlete aynı yaklaşımla karşılıkta bulunmaya hazırdı.

Atatürk Van'dan, Diyarbakır'dan Trakya'ya, Karadeniz'den Akdeniz'e kadar tüm

vatandaşların millî cevherin ortak damarları olarak vasıflandırmaktaydı. Tarih

potasında kaynaşmış, birbirine duygusal bağlarla bağlanmış insanlara "Türkiye

halkları" diye seslenmek Atatürkçü düşünceyle bağdaşmaz. Kemalist önderliğin resmi

savı ve samimi

düşünceleri Anadolu coğrafyasında tek bir millet yaşadığı gerçeğine odaklanmıştır.

Aksi takdirde, egemenliğin kayıtsız şartsız ulusa bırakılmasının da, pek çok kan

dökerek bağımsızlık savaşı vermenin de ne değeri kalırdı ki? Sınıf çatışmasına

karşı geliştirilen söylemlerde milliyetçilik anlayışının dayanışmacı niteliği göze

çarpar. Türkiye'de Batılı anlamda sınıflar bulunmadığı, aynı fakirliğin ulusun tüm

katmanlarınca eşit çekildiği için Atatürk, Türk milletinin birbirine dayanışarak,

el ele ve bir bütün halinde gelişmesini öngörür.

Atatürk'ün milliyetçilik anlayışı, ulustan kopuk bir içeriğe sahip değildir.

İçinde bizzat bir ülkeyi paylaşan tüm yurttaşları etkileyen vatan mefhumu,

demokrasiye bağlılık, insan sevgisi ve insana verilen aşın önem yatmaktadır. Tek

adam diktasına özde karşıdır, ulusun vatanı için elbirliğiyle, gelecek kaygusuyla

çalışmasını ister. Başarı, ulusal birlikten, bütünleşmeden geçerdi. Kendi

sözlerine dönecek olursak:

"Bir ulus için, bir yurt için, gerçek kurtuluş, esenli yaşayış ve tam başarı

istiyorsak bunu hiçbir gün bir tek kişiden umup beklememeliyiz. Herhangi bir

kişinin başarısı demek ulusun bir parçası demektir. Bir ulusun başarısı ise o

ulusun bütün güçlerinin bir arada birikip birleşmesiyle gerçekleşebilir. Eğer

ilerde de böyle kazançlara ve başarılara ulaşmak istiyorsak hep öyle davranalım,

hep öyle yürüyelim. Çünkü o istenilenler ancak böylelikle elde edilecektir.

Bütün insanlığın varlığını kendi kişiliğinde gören adamlar mutsuzdurlar. Besbelli

o adam birey niteliğiyle yok olacaktır. Herhangi bir kişinin, yaşadıkça sevinçli

ve mutlu olabilmesi için gereken şey, kendisi için değil, kendisinden sonra

gelecekler için çalışmaktı*. Sağduyulu bir adam, ancak bu yolla davranabilir.

Hayatta tam zevk ve mutluluk ancak gelecek kuşakların şerefli varlığı, mutluluğu

için çalışmakta bulunabilir."

Bazı araştırmacılar, Atatürk'ün diğer memleketlerle "Yurtta barış, dünyada barış"

prensibine dayanan ilişkiler kurma politikası ve Cumhuriyet'in ilk yıllarında

dillendirilen çeşitli hatalı yorumlar nedeniyle, Atatürkçülüğün bir Dış Türkler

sorununa sahip olmadığını savlamaktadırlar. Oysa Atatürk'ün savunduğu

milliyetçilik tezi Dış Türkler 'Sorununu da dışlamaz. Karal, bu hususu, "Türk

milliyetçiliği, ulusal sınırlarımız dışında yaşayan Türklerle geçmişte aynı tarihe

ve bu tarihin meydana getirdiği kültüre ortaklık nedeniyle, onlarla kültür

yönünden ilgilidir. Memleketimizde büyük Batı memleketlerinin kültür heyetleri

vardır. Bunlar kendi kültürlerini tanıtmaya ve yaymaya çalışmaktadırlar. Hal bu

iken, memleketimiz dışında dilimizi konuşan, halk edebiyatımıza sahip çıkan

Türklerle ilişkimiz yok desek bile, bir kültür ilişkisi vardır Ve var

olmaya devam etmesi de dolaydır." sözleriyle açıklar