BALIKÇI

Ailesinin durumu iyi olmadığı için yaz tatillerinde çalışmak zorundaydı.
Şehirde sekiz ay geçirmek, geliri olmayan bir üniversite öğrencisi için
hiç de kolay değildi.
Her gün olduğu gibi, sabah namazını kıldıktan sonra yatmadı.
Annesinin hazırladığı kahvaltıyı ailesi ile birlikte yedi.
Dışarıda pırıl pırıl güneş, daha ilk saatlerde yakıyordu.
Çok sıcak bir gün olacağı belliydi; yakıp kavuracaktı yine.
Eşeğe palanı vurdu. Heybeyi palanın üzerine attı.
Yedi kiloluk serpme ağı ve ihtiyaçlarını heybeye yerleştirdi.
Annesinin hayır duasıyla hareket etti. Gideceği yol hayli uzundu.
Eşeğin üzerinde giderken,
bu yılın masraflarını da çıkaracağı düşüncesiyle rahatladı; sevindi.
Hayal dünyası açıldıkça açıldı.
Genişledikçe, yeni ve tatlı pencereler açıldı.
Üniversiteyi bitirecekti. Şunun şurasında ne kalmıştı ?
Görev alacaktı: öğretmen olarak çocukların ufuklarında açılım sağlayacak;
onlara, hayatın gerçeklerini, yaşarken karşılaştıkları sıkıntıları aşmasını
öğretecekti... Ama önce kendi sıkıntısını aşmalıydı.
Bunun için yoldaydı. Zaman zaman kendi gerçeklerine dönüyor:
"Keşke ailemin durumu iyi olsaydı" serzenişleri dudaklarından dökülüyordu.
Buz gibi pınar suyunda uyuşan parmaklar gibi oluyor; durgun ve
ıssızlaşıyordu. Para kazanacağı, okulunu bitireceği, ailesinin sıkıntılarını
gidereceği, düşüncesiyle rahatlıyor, durgun damarlardaki kanı ateşliyor;
heyecanlandırıyordu... Ağustosun bu sıcak gününde "Bismillah" diyerek
serpme ağı sırtına vurdu. Irmağa ulaşmak için bataklığı andıran çamur
deryasını geçmesi gerekiyordu.
Balık avlamanın yolu buradan geçiyordu. Zaman zaman uyluklarına kadar
çamura gömülüyor, çıkmakta zorlanıyordu.
Üstelik yedi kiloluk serpme, ıslanınca iyice ağırlaşıyor, defalarca kaldırıp
ırmağa fırlatmanın verdiği yorgunlukla soluksuz kalıyordu.
Bazen bitkinleşiyor, bitkinliğini kısa süreli dinlenmelerle giderip tekrar
başlıyordu. Bunu yapmak zorunda olduğunun bilinciyle tekrar iştahlanıyor,
durmadan serpmeyi fırlatıyor, bir daha, bir daha: peş peşe...
Az ilerdeki, akşamdan gelip kurdukları çadırda geceleyen piknikçilere
takıldı gözleri. Irmağın kenarından onlara doğru ilerledikçe,
hafif rüzgârın etkisiyle, konuşulanlar kulağına çalınıyordu.
Tuttuğu balıkların bir kısmını onlara satabileceğini düşündü.
Biraz daha yaklaştı. Balık avı bereketliydi, çıktıkça çıktı; çoğaldıkça çoğaldı.
Bu onun düşüncelerini güzelleştirdi.
Balıkları satacak ve kitaplarının bir kısmının karşılığını da alacaktı.
Bu sırada piknikçilerin konuşmaları kulağına çalınmaya devam etti.
Konuşmalarından balık tutamadıkları ve piknikten memnun kalmadıkları
anlaşılıyordu.

İçlerinden biri balık almayı teklif etti:
-Şu eşekçiden balık alalım; ucuzca alırız.
-Köylü bu. Bundan işi kapatırız, diyerek söze karıştı bir diğeri.
-Balık yemeden gidersek, olmaz. -...

-... Duydukları çok zoruna gitti. Kendisine "eşekçi" denilmesine alındı.
Hele "köylü kafasının çalışmadğı" düşüncesine çok bozuldu.
Piknikçilerin yanına vardığında, her yeri; ağzı yüzü çamur içerisinde
kalmıştı. Tanınmayacak durumdaydı.
Sanki çamur banyosu yapmış, çamurdan heykel gibi olmuştu.
Etrafına şöyle bir göz gezdirdi: bira şişeleri...
Yedikleri karpuzların kabukları sağa sola saçılmış...
Poşetler oraya buraya savrulmuştu. Lüks arabalarından pop arabesk
karışımı bir müzik ortalığı inletiyordu.
Güneşte kavrulmuş yüzü, hissettiklerini gizledi.
Hiçbir şey duymamış gibi davrandı.

İçlerinden uzun boylu olanı, zengin olduğunu hissettiren tavırla:
-Arkadaş! Bize balık satar mısın? dedi.
-Tabi satarım, diyerek kendisine "eşekçi" denmesini hissettirircesine
devam etti:
-Adım Adem. İlgi göstermediklerini belli etmek için adını duymazlıktan
gelerek:
-Kaça verirsin? dedi.
-İki lira.
-Çok para. Yetmiş beş kuruş verelim.
-Dalga geçmeyin Allah aşkına!
-Ne olacak ya! Sermayesiz iş.
-Şu halimi görüyorsunuz. Zorluğunu gözlerinizle gördünüz.
-Yine tutarsın. İşte ırmak.
-Hakkı gözetmeniz gerekmez mi ? Emeğimin hakkını almalıyım.
-Sen nerelisin?
-Şu köyden.
-Köylü gibi konuşmuyorsun.
-Önemli mi ? İnsan olmak, insana yakışır şekilde davranmak, sadece birileri
için mi ?
-Sahi sen ne iş yapıyorsun ?
-Üniversitede okuyorum. Harçlığım için, yakıcı güneşin altında bu çamurun
içinde durmadan çalışıyorum.

oradakilerden hiç kimse konuşamadı.
Adem konuşmasına devam etti:
-Hiç kimseyi küçümsemeye hakkınız yok. İnsanları yaptıkları işe ve
yaşadıkları yere göre değerlendirmenizin; yermenizin mantığı da yok.
Size satacak balığım da yok ! Adamlardan hiç biri cevap veremedi.
Adem de kaldığı yerden serpmesini atmaya devam etti.