[Bir şeyleri anlatmak, anlatmaktan ziyade var olan anlatım biçimlerinden farklı bir yolu bulmak, izlemek, yaratmak ve hakimi olmak kişisel olarak yazındaki akıl yolum. Edebiyat basit bir düşüncenin sonsuz farklı açıdan anlatılabileceğinin irasyonel olarak ispat edilebildiği yer. Bu yüzden beni içine çeken yegane alan. Kelimelerin insanı basit bir metin içinde hapsedebileceği kadar, doğru kullanıldığında içerdiği o büyülü dokunuş ile akla gelemeyecek alanlara götürebildiği bir gerçek. Şimdi sanki büyük bir buluş yapıyormuşcasına edebiyatın anlamını ve değerini anlatmak çok gereksiz hatta yersiz. Oysa buradan çıkmak istediğim başka bir yol var. Bu işte edebiyatın anlatmak için yetersiz kaldığı bir yer. Edebiyat yetersiz olamaz! Metin yetersiz olamaz! Her şeyi o veya bu şekilde cümlelere dökebilirsin! Tamam tamam kafamdaki sesleri de bastırmam gerekli kabul ediyorum.]


bindokuzyüzdoksandokuz yılında neler düşünüyordum hatırlamıyorum. Eminim o zaman için değerli ve mühim şeylerdir. O zamana ait bir dünyada eşleştiği formlar, üzerinden yansıttığım sanatsal ve fiziksel anlatı biçimleri de vardır. Oysa anlatamadığım şeyleri hissedebilmeyi ben ikibindört senesinde fark ettim. Glasgow’lu bir grup yaptıkları müzikte içimde bir türlü kelimeleşmeyen ve hiçbir zaman da bu mutasyonu tamamlamayacak duyguları sözleri olmayan ezgilerinde ortaya çıkarıyordu. Bu keşif beni gitgide zehirlemeye başladı. Bu zehir içimde köpürdükçe eşleştiği halet-i ruhiyeler kelimelere yüz göstermeye başladı. Hayata, var olmaya yüz göstermeye başladı. Bu müziğin şablonu, simetrisi ve nota dizimiyle hiçbir işim yok. Olmadı ve hiçbir zaman da olmayacak. Sadece bir kapı gösterdi bana bu müzik. Bu kapıyı bulanlar için anlamlı, bulamayan ve bulmakla işi olmayanlar için anlamsız bir kapı. Zihnin akış mekaniğini bulunduğum fiziksel ortama yansıtabilmeme yarayan bu alan kategorisel adıyla Post-Rock.


Sonrasında dinlediğim ve kelimelerle anlamları sabitlenmiş diğer müzikal formların hayatımdaki varlığı tabi ki devam etti. Öte yandan Mogwai ve peşi sıra hayatıma giren GSYBE’nin kendimi uzaklaştırdığım zihinsel alanlarda yarattığı etki diğerlerinden çok farklıydı. Yazma edimi için büyük bir etken maddeydi. Belki büyük yazarların klasik müzik tutkusuna paralel bir şekilde benim gibi küçük yazarların zehri de işte buydu. Bu zehir karanlık bir alanı işaret ediyor. İnişli çıkışlı halleriyle travmatik hallerin hem habercisi hem de yol göstericisi oluyordu. Büyük bir kalabalığın içerisinde konuşarak anlatamayacağım, yazarak hissettiremeyeceğim onca şeyi bir ruh gibi sarıyor. Sardıkça uzaklaştırıyor. Uzaklaştırdıkça yoğunlaştırıyor. Yoğunlaştırdıkça hissettiriyordu.


Bakın yine anlatamadım aslında. Anlatamadım ama bu sefer ısrarcı olmaya niyetliyim. Ben ve diğer homurdanan zihinler kendimize ait müzikle alaşım haline gelen bir şeyleri anlatmak için Marxist Clubber’da yola çıkıyoruz. Ne kadar sürecek ve nereye gidecek hiçbirimiz bilmiyoruz. Ben kendime düşen payımda keşfettiklerimi, hissettiklerimi anlatmak için çabalayacağım. Bazen zihin akışı, bazen kurgu, bazen gerçeküstü, bazen öfkeli, bazen hüzünlü olacak bu çaba. Post-Rock sadece beni bu kapıdan geçiren katalizör. Post-Rock sadece bir kelime. Oysa bu kategorik kelime sınırlaması doğru değil. Bu sadece rock müziğin geldiği bir evrenin etiketlemesi. Farklı bir çok grubun ve farklı bir çok şarkının yarattığı etki kronolojik bir işaretten çok daha fazlası. Ben burada önce bunun manasını değiştirmekle uğraşacağım.