Çağlar öncesinden mîras edindiğimiz Türk Müziği, gerek makamsal, gerek çalgısal, gerek sözel, gerek dizemsel unsurlarıyla gâyet özel bir mevkîye sâhiptir. Kaynakların eksikliği ve yetersizliği yüzünden, bu müzik türü hakkına bilgilerimiz oldukça kısıtlı ise de, İslâmiyet öncesi Türk Müziği, Orta Asya gelenekleri ve yaşantısıyla bağdaşıklık kurmuş eski ve kayıp bir kültür olarak günümüzde incelenmektedir .

Oysa, İslâmiyetin yükselişiyle beraber, Al Kindî (801-873) gibi İslâm bilginleri tarafından; Pisagor (m.ö. 582-500), Sokrates (m.ö. 470-399), Eflâtun (m.ö. 428-347) ve Aristo (m.ö. 384-322) gibi Antik Yunan felsefecilerinin eserleri tercüme edilerek, bunların özümsendiği yepyeni bir kültürel akımın etkisinde, Geleneksel Türk Mûsikîsinin oluşmuş olduğu saptanmaktadır .

Özellikle Geleneksel Türk Mûsikîsi ile ilgili nazariyata dayanan eldeki ilk veriler, bizi Al Fârâbî (873-950) dönemine götürmektedir . Türk kökenli olduğu düşünülen bu bilginin, Orta Asya coğrafyasında zamânının kültürel birikimlerini özümseyerek, o dönemki uluslararası bilim dili Arapça ile, birçok başka eserinin yanısıra, mûsikî nazariyatını konu edinen; eski Yunan filosofu Pisagorun çalışmalarından esinlenerek yazdığı, Kitâbül Mûsikîül Kebir adlı bir edvarı bilinmektedir .

Fârâbîyi izleyen birkaç yüzyıl içinde, 995 yıllarından elimize ulaşan ihvânüs sâfâ (dostlar meclisi) risâleleri [6]; İbn-i Sînânın (980-1037) mûsikî üzerine yazıları ; Mevlevîliğin kurucusu Mevlânâ Celâleddin-i Rûmînin (1207-1273) sûfî mûsikîye yeni bir yön verişi ; Safiyüddin Urmevînin (1216-1294) ses perdelerini, makamları ve ikâları açıklayan Kitâbül Edvarı ; mûsikî ilmi üzerine Kutbettin Şirâzînin (1236-1311) uğraşıları ve Camiül Elhan, Telhis-i Camiül Elhan, Kenzül Elhan, Zudbetül Elhan, Şerhül Kitâbül Edvar , Makâsidül Elhan , Fevaid-i Âşere , Zikrül Negam Usûlha ve Ruh Perver gibi çeşitli nazarî eserleriyle tanınan Abdülkâdir Merâgînin (1360-1435) varlığı , göze çarpmaktadır.

İslâmiyet sancağını 14. yüzyıldan başlayarak devralan Osmanlı Devletinde, II. Murata (1404-1451) sunmuş olduğu Edvâr-ı Mûsikîsiyle bilinen Hızır bin Abdullahın; bu edvarı aynı yıllarda Türkçeye çeviren Amasyalı Şükrullahın (1388-1464) ve II. Murata itâfen yazdığı Muradnâmesinde mûsikî ilmine bölüm ayırmış olan Bedr-i Dilşadın isimleri farkedilmektedir. Yine o dönemde yazıldığı bilinen nazarî eserler arasında, Bedr-i Dilşada ait Nekâvetül Edvar , Merâgînin oğlu Abdülaziz Çelebiye ait bir başka Nekâvetül Edvar ve Fetullah Şirvânînin edvarı bilinmektedir.